Ara
  • Alphan Telek

Sistemin aynası: The Platform


Belki de kendi neslimizin en umutsuz zamanlarından geçiyoruz. Bununla birlikte yaşadıklarımıza paralel olarak ulusal ve küresel bir çok tedbirin alındığına şahit oluyoruz. William Shakespeare’in tabiriyle umutsuz zamanlar umutsuz tedbirler doğuruyor.


Koronavirüs krizi 2008 yılındaki finansal krizden bu yana yaşanan siyasi, sosyal ve bireysel krizlerin adeta düzleyici son safhası oldu. Küresel olarak yükselen popülizm ve bunun faşizan uygulamaları, sosyal eşitsizliklerin artışı, işyeri despotizmlerinden kaynaklanan stres, endişe ve öfke gibi hislerin dünyayı bir akıl sağlığı krizine yönlendirmesi gibi durumlar bir bütün olarak mevcut sosyo-ekonomik sistemin zaten bir kriz içinde olduğuna işaret ediyordu.


Ancak yukarıda bahsettiğim tüm bu olgular çoğunlukla insanların gündelik yaşamında deneyimlediği olgular olsalar da, çoğunlukla soyut olduklarından dolayı insanların gözünden kaçmakta ya da dikkat edilmemekteydi. Tüm bunların yerine kimlik sorunlarının, güvenlik problemlerinin hayatımızda çok daha somut ve görünür olmasından ötürü insanlar onlarca yıldır bu tip sorunların çekim alanındaydı.


Sosyal eşitsizlikler ve sosyal sınıflar meseleleri gündelik hayatta son derece keskin ve yakıcı konular olmalarına rağmen gözümüzden kaçıyordu. Ancak kriz zamanlarında bütün sosyal çelişki ve problemler adeta ete kemiğe bürünür. Bir başka deyişle krizler insanların daha önce soyut olduğundan algılayamadığı eşitsizlikleri somutlaştırır ve gerçeği olduğu gibi görmemizi sağlar. Bu yazıda bu krizin ortaya çıkardığı sınıfsal bir gerçeği ve kapitalizmin temel bir çelişkisini tartışmak istiyorum: Güvencesizler ve yoksulların bu krizi kendi başlarına atlatabilme şansları neredeyse yok. Güvencesizlerin sınıfı denilen prekaryanın yeterli birikimi, yeterli serveti ve yeterli güvencesi yokken sistemin tüm temel kurumları tarafından yapılan evde kal çağrısına uymasının ne kadar zor olduğu ortaya çıktı.


Öte yandan, toplumsal katmanlarda yukarı doğru çıktıkça insanların sahip olduğu sosyal gelir artıyor. Bu ise yukarıdakilerin – elitlerin - virüsle mücadele etme stratejilerinin oldukça güçlü olduğuna ve savaşı atlatabileceklerine işaret ediyor.


Ancak öte yandan güvencesizler yani prekarya en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanıyor. Faturalar, ev kirası, gıda ve su gibi temel ihtiyaçların karşılanması, kriz öncesi dönemde alınmış kredilerin ödenmesi gibi hayati derecede önemli konularda prekaryanın eli kolu bağlı. Sadece bunları nasıl karşılayabileceğinin stresi bile prekarya üyelerinin bağışıklık sistemini yıpratmaya ve onun fiziki kalkanını zayıflatmaya yetiyor. Bu ise prekaryayı kriz öncesinde olduğu gibi şu anda da hastalıklara açık hale getiriyor.


Kapitalizmin dünya üzerindeki kaynakları ve serveti dağıtma biçimi - dağıtım ilişkileri – öylesine adaletsiz ki, bu kriz anında söz konusu problem apaçık bir şekilde orataya çıktı. Zenginlerin yaşama şansı güvencesizlere göre kat be kat daha fazla.


Yukarıda belirtttiğim gibi, son yıllarda – adını verelim 1980’den sonra – sosyal sınıflar ve sosyal eşitsizlikler gibi konular açıklayıcı biçim olmaktan çıkmıştı. Bun durumun gelimesinde 1980 sonrası dünyada kimlikçi açıklama biçiminin etkilli olması da rol oynadı.


Sanat da bu açıdan benzer bir eğilim izleyerek 1980 öncesinin hakim konusu olan eşitsizlikleri ve sınıfsal konuları terketti ve kendini bütünüyle kimlik dünyasına kapattı. Sanat her zaman toplumsal değişimlerin bir aynası olmuştur. Son 40 yılın fimlerine baktığımızda şehir hayatının bunalttığı insanların bireysel dramlarını, bireyciliğin onları nasıl yok ettiğini, kimlik sorunlarını nasıl yaşadıklarına ve bunu aşma hikayelerine odaklandıklarını görürsünüz. Özellikle entelektüeller arasında bunlara büyük bir rağbet olduğunu da görürüz. Bu neredeyse bitmeyecek bir döngü gibiydi. Son bir kaç yıla dek.


Son yıllarda tüm dünyayı sarsan ve prestijli ödül törenlerine damgasını vuran filmler hep sosyal eşitsizliği ve sınıfsal sorunları konu alan filmler. Bunlar arasında Joker ve Parazit de bulunuyor. Öte yandan toplumsal değişimlerde ve sınıfsal dönüşümlerde her zaman için büyük rol oynayan teknolojik unsurun son yıllarda yine iş başında olduğunu görüyoruz.


İnternet teknolojisinin gelişmişliği ve netflix gibi platformların varlığı daha önce ulaşılırlığı ve maliyeti fazla olan fimlerin tüketiciyle olan bağını kolaylaştırdı. Netflix bütün sorunlarına rağmen Avrupa sinemasını, oyuncularını, senaristlerini ve yönetmenlerini yeniden kitlenin hayatına taşıdı. Bu şekilde kitlenin hayatında daha önce olmadığı kadar film/belgesel/dizi gibi alanlarda büyük bir çeşitliliğe sahip olduğunu, buna son derece kolay bir şekilde ulaşabildiğini ve dahası bunun maliyetinin sinemaya göre oldukça az olduğunu görüyoruz.


Türkiye özelinde bakacak olursak, 1970’lerde İtalyan sinemasının sınıf temelli filmlerinin Türkiye’de de kitle tarafından beğeniyle izlendiğini biliyoruz. Ancak 1980’lerin sanat tüketimi anlayışı bu alana ciddi bir darbe vurmuş ve Avrupa sinemasını festivallerde bir avuç elitin nazarına hapsetmişti. Ancak netflix ile birlikte bu kapı yeniden açıldı. Bu önemli bir eşik. Dahası, netflix’te bir gerçeğin daha farkına varıyoruz. İspanyol dizi ve sinemacılar sınıf ve sosyal eşitsizlik konulu yapımlara ağırlık veriyorlar. Bu yönüyle 1970’lerdeki İtalyan sinemasının yerini almışa benziyorlar. Peki neden?


2008 finansal krizi sonrasında İspanya’da meydana gelen sosyal patlama ve Indignados (öfkeliler) hareketi İspanyol gençlerin sosyal eşitsizliklere ne kadar duyarlı olduğunu gösterjmişti. Bugün İspanya’da bu sosyal hareketten ortaya çıkan siyasi parti Podemos (başarabiliriz) iktidardaki sosyalist partinin hükümet ortağı. Ayrıca İspanya’da Barselona’nın da içinde olduğu pek çok belediye yönetimi bu harekete katılan ve sosyal eşitlik talebini öne koyan gençlerin çabaları ve adaylarıyla kazanıldı. Demek istediğim İspanyol sosyal yaşamı 2008 ekonomik krizinden bu yana eşitsizlik gündemi ve onu dile getirenlerin mücadeleleriyle kaynıyor.


İspanyol sinema ve dizi sektörü de bir ayna olarak bunu yansıtan işler üretmekten geri durmadı. Netflix ise burada bir aracı görevi görerek bu başarılı örnekleri diğer yerlerdeki sanat tüketicilerine sattı. Ulaşımı kolay ve az maliyetle. Aslına karşımızda kültür endüstrisinin basit bir kar matrisi ve sosyal şartların uygunluğu var. Ancak her matris yeni bir eşik anlamını taşıyabilir.


Nasıl ki bir zamanlar ulusal gazeteler ulusal vatandaşlık gelişimine neden oluyorsa, netflix de şu anda küresel bir vatandaşlığın doğmasının yollarını hazırlayan mekanizmalardan biri. Bunun gibi platformlar neticesinde dünyanın herhangi bir yerindeki bir kişi kendi sorunlarının ve hayat anlayışının son derece benzerlerinin başka coğrafyalarda da yaşandığını görüyor.


Bu açıdan netflix prekaryanın küresel bilincinin oluşmasında önemli bir mekanizma olarak öne çıkıyor. İspanyolların ürettiği ve dünyayı sarsan sosyal eşitsizlik temalı yapımlardan biri de ünlü La Casa de Papel. Ancak bu yazıda son günlerde Türkiyeli sanat izleyicisi ve tüketicilerinin dikkatini çeken bir filmle mevcut krizi değerlendirmek istiyorum: The Platform.


The Platform netflix yapımı bir İspanyol filmi. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de en çok izlenenler listesinde ilk 10’da yerini aldı. Amacım filmin konusunu anlatmak değil. Bu filmin içerdiği mesajı son salgın özelinde ve günümüz dünyasının sınıfsal durumuna paralel olarak tartışmak.


Film gerçek hayatla bağlantılar kuran metaforlarla dolu. Bunu da en görünür ve göze sokar haliyle yapıyor. Bir çok eleştirmen bunu beğenmemiş olabilir. Ancak hatırlayın kriz zamanları tüm çelişkilerin ve sorunların kristalleştiği bir dönemdir. Bu açıdan sosyal eşitsizlikler sokakta ne kadar görünür hale geliyorsa, sanatsal üretimde de bunun o kadar keskin ve göze batması anlaşılır bir durum halini alıyor.


Filmin baş karakteri Goreng uyandığında kendini bir binanın 48. katında kendisiyle beraber bir kişinin de bulunduğu bir hücrede bulur. Ortasında koca bir boşluk olan bu hücre bir hapisaneyi andırmaktadır. Ancak içeriye gönüllüler de girmektedir. Söz gelimi Goreng içeriye girmek karşılığında sistemin tasarlayıcıları ile bir diploma karşılığında anlaşmıştır. Bu bana iyi bir gelecek hayaliyle uzun yıllar emek vererek aldığımız üniversite diplomalarımızı hatırlatıyor ve sonra da sisteme giriyoruz. Bir daha çıkmamacasına.


Aslında film bu mimari yapının ne olup olmadığını sizin hayal gücünüze bırakmıştır. Bunu birazdan ele alacağız. Goreng boşluktan yukarı ve aşağı baktığında tıpkı kendi hücresi gibi sayısız hücre olduğunu farkeder. Koğuş arkadaşı Trimagasi ise Goreng’e göre daha deneyimlidir ve ona en az bunun gibi 200 kat olduğunu söyler. Her katta iki kişi. Günün belli bir saatinde en yukarıdaki – 0. Kat – kattan başlamak üzere bir platform, yemek getirir. Platform 0. Kat’ta yemek ve içeçekle doludur. Platform her katta belli bir süre kalır aşağıya doğru indikçe yemek ve içecekler de azalma meydana gelir. Herkes karnını doyurmak için o kısa sürede elinden geldiğince yemek yer. Ancak bir sorun vardır, yukarıdakiler karınlarını doyurmak için ihtiyaçlarından fazlasını yedikleri takdirde aşağıdakilere hiç bir şey kalmayacaktır. Film bu ve bunun etrafında kurulu olaylara bağlı olarak gelişiyor.


Açıkçası bu mimari yapının günümüz sosyo-ekonomik sistemini temsil ettiği çok açık. Kapitalizm gibi sosyo-ekonomik sistemler belirli bir sosyal tasarım ortaya koyarlar. Dahası bu tasarımlar gündelik hayatın içinde insanlar tarafından sürekli üretilirler. Filmde gördüğümüz de bu. İnsanlar mevcut bir yapının içerisindeler. Bu yapı önce insanları aç bırakıyor daha sonra onlara karınlarını doyurabilecekleri bir kaynak silsilesi sunuyor. Ancak elbette yapının en üstünde yer alanlar nam-ı diğer yukarıdakiler bundan çok daha fazlasını kullanma şansına ve potansiyeline sahipler.


Burada herkes tamamıyla bireyci bir atmosfer içerisinde kaynaklardan olabildiğince yararlanıp aşağıdakilerin hayatta kalma şans ve potansiyellerini azaltıyorlar. Filmde de denildiği gibi herkes ihtiyacı olanı yeseydi aşağıdakiler aç kalmazdı.


Bu adeta kapitalizmin 1980 sonrası dayattığı sosyal atmosferin de özünü veriyor: Önce ben! Böylesi bir yapıda dayanışma ve birlikte kurtuluş aramak neredeyse imkansız.


Ancak Goreng diğerlerinden daha farklı bir karakter. Yukarıdakilerin ihtiyacı kadarını alması durumunda aşağıya da yeterli kaynak kalacağını düşünüyor. Hem hücre arkadaşı Trimagasi’yi hem de yukarıdakilere bunu anlatmaya çalışıyor ama nafile. Kimse onu dikkate almıyor. Dahası yukarıdakiler tarafından aşağılanıyor. Trimagasi onu uyarıyor, platformun kuralı bu.


Goreng’in çabası günümüz dünyasında ilerici düşünceyi temsil ediyor. İlerici düşünce varolan eşitsizlikler karşısında insanlara bir araya gelmeyi ve birlikte dayanışmayla mücadeleyi öneriyor ama bu düşünce insanlar tarafından aşağılandığı kadar gülünç bulunuyor. Trimagasi Goreng’e bir mesih diyor. Bir kurtarıcı yani. İlerici düşüncenin kurtuluşçu yaklaşımına yine uygun. Dahası Goreng’in bu yapıya, yanında Cervantes’in Don Kişot romanını getirdiğini görüyoruz.


Don Kişot feodalizmden kapitalizme geçiş döneminde yazılmış bir İspanyol romanıdır. Don Kişot asilzade bir şövalyedir ve amansızca bütün değerleri alt-üst eden kapitalizmin değirmenlerine karşı mızrağıyla boş bir savaş vermektedir. Don Kişot amansız bir kurtarıcı rolündedir tıpkı onu okuyan Goreng gibi.


Mekanizma sizi belli bir süre sonra başka bir kata gönderiyor. Trimagasi buna hazırlıklıdır. Goreng ise değil. Trimagasi yanında bir bıçak taşır. Goreng ve Trimagasi bir süre sonra 148. Katta gözlerini açarlar. Ancak Trimagasi Gorengi bağlamıştır. Bir süre sonra acıktığında onu yemek için. Bu apaçık bir şekilde mevcut sistemde hepimizin birbirinin düşmanı olduğu ve sistem tarafından yaratılan eşitsizlik ve adaletsizlikler karşısında önce birbirimizi yiyeceğimiz anlamını taşımaktadır. Goreng’in Trimagasi’ye yem olmaktan kurtuluşu ise daha ilginç bir başka metafora işaret etmekte.


Goreng’in kurtuluşu her gün çocuğunu görmek için bütün katlardaki tehlikeleri göze alarak platforma atlayan bir kadın karakter sayesinde olur, Miharu’nun. Miharu Goreng’i Trimagasi’nin açlığından kurtarır. Bu bana eşitsizlikleri hedef alan düşünceyle kadın mücadelesinin bir araya gelip direnişi başlattığını düşündürdü. Bir başka deyişle günümüz dünyası sadece sınıfsal eşitsizliklerin ya da kimlik eşitsizliklerinin olduğu bir dünya değil. Her ikisi de aynı anda devrede. Bu yüzden eşitsizliklere karşı mücadele sınıf-kimlik kombinasyonunu gerektirmektedir. Kurtuluşun bu şekilde gelebileceği ihtimali göz ardı edilemez.


Filmde apaçık görünen bir başka olgu ise yukarıdakilerin durumları iyiyken, aşağıya düşmüş olanların birbirlerini yemesi, birbirlerini aşağılaması, kimseye güven duymamaları. Daha da aşağıya gittikçe, kaynakların yetersizliğinden ötürü cinayet ve intihar oranının artması. Tıpkı içinde yaşadığımız dünya gibi yukarıya servet ve konfor düşerken, aşağıya yaşanılan öfke ve stresten kaynaklanan intiharlar düşüyor. Son dönemde Türkiye’de kamuda daha da görünür olan intiharların tek sebebinin ekonomik güvencesizlik olmadığını ekleyebiliriz. Tıpkı mekanizmada olduğu gibi bizim yapımız yani kapitalizmde kaynakların yetersizliğinin doğurduğu gündelik değerler söz konusudur. Bir bütün olarak sosyal güvencesizlik durumu gündelik hayatta her bir birey tarafından sürekli üretilir. Bunun sonucunda bazıları mevcut sistemden hiç bir çıkış görmedikleri için intiharı tercih ediyorlar.


Bir ekleme yapalım. Mekamizmada ya da gerçek hayatta insanlar sistem tarafından şekillenen ve yönlendirilen sürünün pasif parçaları değillerdir sadece. Filmde gördüğümüz o ki insanlar mekanizmanın doğurduğu eşitsizliği kabullenmiş ve bunu diğer bireyler üzerinden okuyarak yanlış bilinç gösterir durumdalar. Hayatta kalmaları yolunda en büyük düşmanlarının tıpkı kendileri gibi olan diğerlerinin olduğunu düşünürler. Böylece mevcut eşitsizlik ve adaletsiz yapıyı bilfiil kendileri de kabul ederek onu yeniden ve yeniden üretirler. Karşılıklı bir kabullenme ve zorundalık söz konusudur.


Ancak tüm bunlara karşılık Goreng halen umudunu korur, dahası artık mekanizmaya - sisteme - öfkelidir de. Goreng, Trimagasi’den sonra sistemin çalışanlarından biri olan ve gönüllü olarak mekanizmaya girmiş olan İmogiri ile aynı hücreye düşer. Bu kez daha yukarılardadır yani şanslı durumdadır. İmogiri ise sadece kendi ihtiyacı olanı yer, onun amacı insanları güzellik ve konuşma yoluyla aşağıya da yemek kalması için ikna etmektir. Ancak kimse onu dinlemez ve yine dalga geçilir.


İmogiri spontan yani kendiliğinden gelişen bir dayanışmanın peşindedir. Bu yüzden de insanları ikna etmeye çalışmaktadır. Böylece sistemi adil hale getirebileceğine inanır. Goreng ise davranışlarıyla kendiliğinden gelişen dayanışmaya inanmadığını gösterir. Bu, tıpkı yaşananlar karşısında kötümser ve pasif bir şekilde bir dayanışmanın eninde sonunda ortaya çıkıp sistemi altedeceğine yönelik fikirdir.


Sosyal patlamalar özellikle de 2017 yılı sonrasında Şili, Lübnan, Irak, Fransa, Cezayir gibi yerlerde ortaya çıkan hareketler bir tür kendiliğinden dayanışma örnekleridir ancak onları bağlayan hiç bir ortak siyasi program ve örgütlenme olmayınca sönümlendiler. Ancak 2008 sonrası İspanya örneği kendiliğinden gelişen sosyal patlamalar sonrası örgütlenmenin önemine işaret eder. Kendiliğinden dayanışmalar örgütlenmeye ve ortak siyasal programlara ihtiyaç duyar, ancak o şekilde yaşar ve sisteme karşı bir mücadele verebilirler. Devam edelim.


Ancak bir gün Goreng İmogiri’ye yardımcı olur. Aşağıda yer alanların dinlemesi için onlara şiddet dolu bir cevap verir. İşte bu anda bir başka gerçekle karşılaşıyoruz. Böylesine bireyci ve herkesin lümpenleştiği bir çağda, şiddet düzen getirmenin bir yolu olabilir mi? Film bizi düşünmeye davet ediyor.


Bir süre sonra Goreng çok yukarıda bir hücrede yer alır. Bu sefer hücre arkadaşı Baharat olur. Baharat güçlü bir adam. En büyük hedefi ise yukarıya ulaşmaktır ve ilk kez en üst kata bu kadar yakın bir durumdayken daha da yukarıya ulaşmayı denemek ister. Yukarıdakilerden biriyle anlaşarak kendisini yukarı çekmesini ister. Ancak bir süre sonra yukarıdakiler onun yüzüne dışkılarını atarlar. Aşağıdakilere kalan genellikle bu. Ve onunla dalga geçmeyi de ihmal etmezler. Herkesin herkesten çekindiği ve yukarıya çıkılmak için can atıldığı ancak bunun hiç bir zaman gerçekleşmediği bir mekanizma aynı anlama gelmek üzere günümüz toplumu.


Goreng Baharat’ı en alt katta yaşayanlara dahi yemek kalması için mücadeleye ikna eder. Ve platforma birlikte atlarlar. Amaç herkesin ihtiyacı kadarını yemesiyle en alt kata yemeğin gitmesini sağlamak. Goreng’e göre bu, mekanizmanın işleyişini bozacak bir müdahaledir.


Katlarda aşağıya indikçe bu kurala uymak istemeyenler yemeklere saldırır, bu durumda güçlü Baharat adeta yeni fikrin kılıcı gibi davranarak hakkını aşanlara şiddet uygular. Bu şekilde bir çok kat geçtikten sonra Baharat eski hücre arkadaşı ile karşılaşır. Bu kişi bilge biridir ve tekerlekli sandalyesi ile yaşamaktadır. Bu kişi Goreng ve Baharat’a fikirlerinin iyi olduğunu ama bir sembole ihtiyaçları olduğunu belirtir. İşte kırılma noktası. Her dayanışmanın sembollere ihtiyacı vardır. Adaletsizliğe, eşitsizliğe ve diktatörlüklere karşı semboller gündelik hayatın mekanizmasını zorlayıp kırabilecek fikirlerin kitleselleşmesini sağlayarak direnişi büyütür ve derinleştirir.


Goreng ve Baharat ise en üst kattan gelen çok leziz ve güzel görünen, herkesin el atmak isteyeceği bir keki en aşağıya kadar götürmeyi kafalarına koyarlar. Sembol bu kekin en aşağıya kadar yol alması ve oradaki kişiye verilmesidir. Bu yolculuğa başlayan ikili söz konusu yapının tahmin ettiklerinden de derin olduğunu aşağı katlarda yol aldıkça anlarlar. Ancak aşağıda neredeyse yaşam kalmamıştır. Çünkü herkes birbirini öldürmüş ya da intihar etmiştir.


333. kata geldiklerinde yapının durduğunu düşünürler ancak platform bu katta da durmaz. Daha da aşağıya gitmeye devam eder. Burada Miharu’nun kızıyla karşılaşırlar. Bir çocuk evet bir çocuk sistemin zindanında hayatta kalmayı başarmıştır. Sembolü ona verirler.


Ancak sistemin yarattığı eşitsizliğin dibi yoktur. Goreng küçük kız ile birlikte sistemin daha da aşağısına yol alır. Ancak burasının bir kat olup olmadığı bile belli değildir. Bu noktada film hayalgücünüze başvurur bir kez daha. Burası sembolün ulaştığı insan aklının son raddesi olmalı. Ben mesajı şu şekilde algıladım: Kabul edelim, en aşağıya inmeden yukarıya çıkamaz ve sistemi kıramazsınız. Sistemi kırmanız için en dibi görmeniz, en karanlığı yaşamanız, bu karanlıkta yol almanız, ısrarla fikrinizin arkasından gitmelisiniz. Sistem ancak bu şekilde kırılabilir. Bu acılarla dolu uzun bir yol gerektirebilir.


The Platform çağımızın bütün acımasızlığını, bireyciliği, sınıfsal eşitsizlikleri, zenginlerin açgözlülüğünü, rekabeti, bencilliği ve bunlar karşısında mücadele fikrini gözler önüne seren çok iyi bir sanat ürünü. Bu tip sanat ürünlerinin mevcut salgın sonrasında diğer sanat dallarına da bulaşacağını ve sosyal eşitsizlik ve sosyal sınıflar konusunun hayatlarımızda yeniden önemli hale geldiğini giderek daha fazla göreceğiz.


Alphan Telek

Alphan.telek@gmail.com

Yazar – İstanPol Akademi Direktörü – Sciences Po Paris doktora araştırmacısı

©2020, İkarus Dergi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.