Ara
  • Esra Ülker

SADECE ÖZGÜRCE YAŞAYABİLMEK İÇİN DEĞİL, YAŞATMAK İÇİN VİCDANİ RET

Tarih, kapitalizmin yarattığı adaletsiz sistemin temelinde yatan gerçeklerin üzerini örtmek için çıkarılan savaşlarla dolu bir süreçtir. İnsanlığın ve doğanın karşı karşıya bırakıldığı tüm savaşları anlayabilmek ve değerlendirebilmek için görünürde olanın arkasında gizleneni görebilmek, tül perdesini kaldırmak, savaşların sebeplerini önümüze sürüldüğü biçimiyle değil, tarihsel bütünlüğü içinde asli nedenlerini bulup oradan hareketle anlamak gerekli. Ben de yazımda 9 yıldır süregelen Suriye savaşıyla birlikte geçtiğimiz günlerde valilik 10 Mart’a kadar savaşa hayır demeyi yasaklamışken yazımda savaşa hayır diyen kişilerden; vicdani retçilerden ve vicdani ret hakkından bahsedeceğim. Savaşın etkileri her kesim tarafından konuşulurken savaşın sebepleri konusunda pek az kişi konuşuyor. Askerlik, ülke bütünlüğü, bayrak, tezkere kelimeleri yüceltilirken ihlal edilen haklar veyahut tanınmamış haklar kimsenin gündeminde değil. Gündemimizde olan Suriye Savaşı’na gelirsek savaşın tarafı olmamızın sebebi ana akım medyada geçtiği üzere ülke bütünlüğü ve tehdit mi gerçekten? Bu soruyu yazı boyunca sizin düşünmenizi istiyorum.


Vicdani ret kavramı, en yaygın ve dar haliyle, dini, manevi, ahlâki, düşünsel sebeplerle askerlik yapmayı reddetmektir.


Türkiye’de vicdani ret hakkının tanınmıyor oluşu İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarının bağlayıcılığının anlaşılmamış olduğunun bir göstergesi.[i]2011 yılında verilmiş Erçep/Türkiye(Başvuru no:43965/04) kararında Yunus Erçep, vaftizinin ardından Yehova Şahidi olmuş ve düşüncelerine aykırı olduğunu öne sürerek askerlik hizmetinde bulunmayı reddetti. Askerlik yapmadığı gerekçesiyle hakkında 25 tane dava açılan ve çeşitli hapis cezalarına çarptırılan Erçep, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine başvurdu. Mahkeme, “Türkiye’deki zorunlu askerlik sisteminin, toplum ile vicdani ret yanlısı olanlar arasında adil birdenge oluşturmadığını” belirtti ve Türkiye’nin İHAS m.9’da güvencelenmiş düşünce,din ve vicdan özgürlüğünü ihlal ettiğine karar verdi. Bunun üzerine herhangi bir adım atılmadığı gibi dönemin Başbakanı Erdoğan, TBMM grup toplantısında “Vicdani ret olarak adlandırılan bir düzenleme hükümetimizin gündeminde asla olmamıştır. Bu konuya ilişkin haberler spekülasyondan öte bir anlam ifade etmiyor. Askerlik bu millet, bu topraklar için en kutsal vazifelerden biri olarak kabul edilmiştir. Askerimize Mehmetçik derken, bunun bir anlamı vardır. Bu küçük Muhammed anlamında Mehmetçiktir. Biz askerliği peygamber ocağı olarak görürüz. Böyle görmeyenler yok mu? Var. Onları da biliriz, iyi biliriz ama bu milletin kahir ekseriyeti böyle bilir. Askerliğin ciddiyetinin zedelenmesine de bizler asla müsaade etmedik, etmeyiz.” diyerek kararın bağlayıcılığına kişisel bir tutumla karşı çıkmış ve hak olarak görmediğini açıkça beyan etmiştir. Aynı zamanda bu hakkın tanınmasının askerliğin ciddiyetini zedeleneceğinin öne sürerek ordu millet mitini hükümetin de benimsediğini hem de cinsiyete dayalı iktidar anlayışını yansıtmıştır. Anayasa Mahkemesinin önünde 5 yıldır beklemekte olan ve makul süreyi açtığı açıkça görülen bir başvuru da hâlâ sonuçlanmadı. Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerden (47) en son Bulgaristan ve Azerbaycan’ın da vicdani ret hakkını kabul etmesiyle Türkiye istikrarlı bir biçimde bu hakkın varlığını tanımayan tek ülke haline geldi. Türkiye bu hakkı tanımadığı gibi alternatif sivil hizmet imkânı da sunmamaktadır.

Askerlik hizmetini reddedenler Askeri Ceza Kanunu’na (bkz. Madde 86,87) göre cezalandırılmakta veyoklamadan kaçanlar, bakaya kalanlar hakkında idari para cezası verilir. Askeri Ceza Kanunu’na (md.63) göre barışta, 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun 89’uncu maddesi uyarınca haklarında verilen idarî para cezası kesinleştikten sonra kabul edilecek bir özrü olmayanlar hakkında hapis cezası verilir. Yine Askeri Ceza Kanunu’na (m.87) göre itaatsizlikte ısrar edenler hapis cezasına çarptırılır. İtaatsizlik sebebiyle disiplin işlemleri de uygulanmaktadır. Örneğin Halil Savda, sakalını kesmediği, askeri cezaevine ait bir üniforma giymediği ve diğer çeşitli itaatsizlikleri sebebiyle 40 günden fazla(aralıklı olarak) hücrede tutulmuştur.[ii]


Türkiye’deki bazı örgütlere göre (bkz. Uluslararası Af Örgütü, 11 Ocak 2010, “TurkeyMust Set FreeConscientiousObjector”, Uluslararası Af Örgütü: Londra; Uluslararası Savaş Karşıtları, “Turkey: ConscientiousObjector Mehmet Bal Beaten in Prison” ) bu kişiler hücrelerde ve cezaevlerinde vatan haini olarak görüldüklerinden tacize ve hatta işkenceye uğramaktadırlar. (Detaylar için yine bkz. Çınar, 2011, s.251) Aynı zamanda vicdani retçiler ve vicdani retçilerin açıklamalarını destekleyenler Türk Ceza Kanunu m.318’e göre “halkı askerlikten soğutma suçunu” işlediklerinden bahisle hapis cezası alabilmektedirler. Terörle Mücadele Kanunu’nda 2006 yılında yapılan değişikliğe göre de TCK m.318 terör suçu sayılmaktadır. Bu durum da vicdani retçilerin üzerine büyük bir baskı oluşturmakta ve onları potansiyel terörist konumuna getirebilmektedir.


Peki olası bir vicdani ret hakkı tanınması durumunda anayasa değişikliğine gitmek gerekir mi? 1982 Anayasası’nın 72. maddesi “Vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir.” diyerek açıkça askerlik hizmeti belirlemesi yapmamakta, vatan hizmetinin askerlik olarak yorumlanması da şüphesiz dar bir yorumlama olarak karşımıza çıkmaktadır. Anayasa askerlik hizmetinden bahsetmediğinden hakkın kabul edilmesi durumunda kanun (1111 Sayılı Askeri Kanun) değişikliği yapmak yeterli olacaktır. Fakat mahkemeler dar bir yorum benimsemekte ve toplumun her kesimine sirayet etmiş “Her Türk asker doğar” mitinin yargıya da yansımasıyla vatan hizmeti yalnızca askerlik hizmetinden ibaretmiş gibi yorumlamaktadır.


Şimdi ret kategorileri (total, alternatifçi ve silahsız askerlik hizmetini savunan, seçici) arasından seçici vicdani retçilere değinmek istiyorum.[iii]Total vicdani retçiler askeri sistem ile ilgili her türlü işbirliğini reddetmekte iken alternatifçi vicdani retçiler silahsız askerlik hizmetini veya alternatif sivil hizmeti kabul eder. Seçici vicdani retçiler ise belli bir savaşta veya çatışmada, söz konusu savaşa/ çatışmaya ilişkin olarak belirli silahların veya metotların kullanıldığı belirli askeri harekatlarda asker olarak hizmette bulunmayı reddeder. Türkiye’de 153.769(2017’deki sayıya ulaşabildim) profesyonel asker bulunmakta[iv]ve vicdani ret hakkının tanınması durumunda seçici vicdani red imkânı kapı dışında bırakılmamalı, profesyonel askerler vicdani ret hakkını kullandıklarında hapse atılmamalı, para cezasına çarptırılmamalıdırlar. Seçici vicdani retçileri Vietnam, Lübnan, Körfez ve Irak savaşında görüyoruz. En bilenen örneklerden biri de Mohammed Ali. Mohammed Ali “Sadece özgür olmak istedim” diyerek Vietnam Savaşı’nın en yakıcı günlerinde askere gitmeyi reddetmiştir. Gitmeme sebebini de şu sözlerle açıklamıştır: “Kuzey Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım. Bu benim değil, sizin savaşınız”.[v]Savaşın taraflarının “biz ve onlar” olduğu sanılır. Oysa “biz” de kendi içinde “onlar” ve “halk” olarak ayrılır çoğunlukla. Kimdir onlar? Şiddetten, kandan ve ölümden beslenerek doyumsuzca iktidarını korumak isteyenler. Onların çıkarları ve halkın menfaati arasındaki kapanmaz uçurum savaşın etkilerinin derinliğini büyütüyor. Sebeplerin örtbas edildiği ve asıl aktörlerin çıkarlarının görünmezleştirildiği savaşları tanıyoruz. Tam da bu yüzden önemli seçici vicdani ret; tüm bunlara karşı dur diyebilmek için.


Vicdani ret hakkı diğer haklarda olduğu gibi eşitlik ilkesine uygun olarak tanınmalıdır. Fakat Türkiye’de ekonomik olarak dar gelirli vicdani retçilerin uzun dönem askerlik yerine bedelli askerliği tercih etmek durumunda kaldıkları gerçeğini düşündüğümüzde eşit olmayan bir uygulamaya şahitlik ediyoruz. Vicdani Ret Derneği’nin bedelli askerliğe ilişkin açıklaması durumu özetler nitelikte: “Ölmeye, öldürmeye, zorunlu askerlik hizmetini öğrenmeye ne bir saniye ne de bir kuruş” [vi]Enflasyon artışını ve doğurduğu işsizlik ve yoksulluğu düşündüğümüzde 35 bin 54 lira ödeyebilecek insan sayısının epey az olduğunu söylemek zor değildir. Bunun yanında bedelli askerliğe gidebilen vicdani retçilerin uğradıkları muameleye baktığımızda eşitsizlik devam ediyor diyebiliriz. Vicdani Ret Derneği’nde yer alan vicdani retçi olmayı düşünen ama hak tanınmadığı için bedelli askerliği tercih etmek zorunda kalan kişinin açıklamalarına bakınca vicdani ret hakkının tanınmasının aciliyetini görebiliyoruz:


“Bedelli askerliğin tamamında, içeri girdiğim andan çıktığım ana kadar militarizme, erilliğe, cinsiyetçi konuşmalara maruz kaldım. Şiddeti teşvik ederek, özendirerek, erkekliğin savaşmakla ve vatanı korumakla kazanılacağını söyleyip durdular. Vatanı sürekli “namus” olarak, “eşiniz çocuğunuz” olarak göstererek onu koruma görevinin erkekte ve askerde olduğunu işlediler. Türk ırkını yücelten konuşmalar, marşlar bitmek bilmedi. Şehit olmayı özendiren, bunu yüce bir mertebe gibi gösteren, Allah’ın şehit olmayı herkese nasip etmediğini içeren bir söylemi sürekli yinelediler.”[vii]

Özetle bedelli askerliğin hem öncesinde ve hem de bedelli esnasındaki eşitsizlikler durumu katmerlendirmektedir.


Yine Zweig’dan seçici vicdani retçilerin söylemlerine benzettiğim bir kısma atıf yaparak devam etmek istiyorum. “Sana kolay ya da zor bir görev vermeleri değil önemli olan, tam tersine nefret ettiğin bir görevi kabul edecek misin, etmek zorunda mısın, etmeyecek misin? Aksini düşünmene rağmen dünyanın işlediği bu en büyük suça ortak olacak mısın, olmayacak mısın? Çünkü itiraz etmeyen, karşı koymayan herkes suç ortağıdır. Ve sen itiraz edebilirsin bu yüzden itiraz etmek zorundasın, karşı koymak zorundasın”. (s.32) Kitapta dünyanın işlediği en büyük suç olarak anılıyor savaşın metotlarının desteklemeyen bir kişinin asker olmak zorunda olmasına binaen iradesinin ne kadar özgür olduğu sorgulanıyor. Seçici vicdani retçilerin de dayanağı uluslararası hukuk ve insan hakları hukukudur. Seçici vicdani red ile birlikte vicdani red hakkı siyasi bir nitelik kazanmıştır. Özellikle 1.Dünya Savaşı esnasında sosyalistlerin, anarşistlerin vicdani ret hareketine katılmasıyla bir karşı duruş örneği gösterilmiştir. Seçici vicdani retçiler temelde iki teze dayanır: Birincisi vicdan (vicdanları ile çelişen savaş veya çatışma içerisinde yer almak zorunda bırakılmalarının düşünce, din ve vicdan özgürlüklerini ihlal ettiği), ikincisi Nürnberg Mahkemesi prensipleri (“bir taarruz savaşının veya savaşın uluslararası antlaşmalara, sözleşmelere veya teminatlara aykırı biçimde planlanması, hazırlanması, başlatılması ve yürütülmesi” barışa karşı suçlar olarak kabul edilmesi). Seçici vicdani ret hakkınaözellikle değinmek istememin sebeplerinden biri de profesyonel askerlerin ve askere alınmış kişilerin de talep edebileceği bir hak olması. Şu an Suriye’de bulunan sözleşmeli askerlerin kabul edilme koşullarına baktığımızda koşullardan iki tanesi; halkı askerlikten soğutmak suçunun da içinde yer aldığı devlete karşı işlenen suçlardan mahkûm olmamak ve terör örgütleriyle eylem birliği içinde olmamış, bu örgütlere yardım etmemiş, terör örgütü propagandası yapmamış olmak. (Bkz. Sözleşmeli Erbaş ve Er Yönetmeliği m.7) Yukarıda açıklandığı üzere vicdani retçilerin muhtemel yargılanacakları bu iki suç sözleşmeli askerlerin önünde bariyer oluşturmakta. Dolayısıyla vicdani ret hakkının tanınması ihtimalinde yapılması gereken kanun değişikliği seçici vicdani retçilerin de vicdani retçilerin içerisinde olduğunun kabulü göz ardı edilmeyerek yapılmalıdır. Bu haktan bahsederken askerlik ve ekonomik olarak dar gelirli kişilerin, yoksulların, dezavantajlı durumuna da değinmeden geçmemek gerektiğini düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz kapitalist sistem içinde krizi yaratan devlet, paradoksal biçimde krizden etkilenen halkı yine sömürmeye devam ederek savaşın hem özneleri hem de etkilenenleri konumuna getiriyor. İşte burada savaşın özneleri olan halk asker olarak savaşta yer alıyor. Twitter’ da her birinizin görmüş olduğunu düşündüğüm Türk bayrağı asılmış evleri düşünün, evlerin önündeki Mercedes arabaları da düşünün ve görüntülerin çokluğunu da. İşte tam da burada savaşın belki neden çıktığından habersiz veyahut sebeplerinin ne olduğunu bilmekteyse de asgari ücretin net 2 bin 324 lira 70 kuruş olduğu Türkiye şartlarında sözleşmeli askerlerin geliri 4.400-5.000 civarında iken kişileri sözleşmeli askerliği tercih etmesini etkileyen koşullar da değerlendirilmelidir. Kapitalist sistem var olan ekonomik krizin yıkıcı etkilerinin fark edilmemesi için odağı savaşa ve ülkenin mücadele vermesi gereken alanın asıl orası olduğunu yinelerek dikkat dağıtmakta iken neoliberal politikanın yaratmış olduğu işsizlik,güvencesizlik ortamı düşünüldüğünde sözleşmeli askerlik yapmayı tercih eden insanların tercihinin zorunlu tercih olması tartışmaya açık. Liberal hukuk düzeninde zaten bazı haklar eşit olduğu iddia edilerek eşit kullanılamasa da vicdani ret hakkı daha tanınmamış olması sebebiyle ihlalden ihlal doğuruyor diyebiliriz.


Stefan Zweig’ın yine “Mecburiyet” isimli kitabından alıntıyla yazımı sonlandırıyorum. “İnsan kardeşlerinin gözlerine böyle nefretle mi bakacaktı, kendi özgür iradesiyle bu büyük insanlık suçuna ortak mı olacaktı? Birden içinde gerçekliğin o büyük duygusu patladı ve göğsündeki makineyi parçaladı, mutlu ve kocaman bir özgürlük yükseldi içinde ve parçalayıp yok etti itaati.”(s.49) Bu alıntıdan hareketle bireysel özgürlüğün kolektif özgürlüğe içkin olduğunu düşünüyorum, aynı zamanda vicdani retçilere verilen cezaların da yalnızca ceza verilen vicdani retçiyi değil, vicdani retçi olan; fakat siyasi ve toplumsal sebeplerle bunu açıklamak konusunda çekince duyan vicdani retçilerin üzerinde caydırıcı etki yarattığını ve zımnen özgürlüğüne müdahale ettiğini de. Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz sloganını da temel alarak savaşın içinde bulunmak istemeyen vicdani retçiler vicdani ret hakkı bireysel olarak kullansa da kullanıldığı zaman kolektifleşiyor. Nasıl mı? Çünkü vicdani ret hakkını kullanarak verilen “Sadece özgürce yaşayabilmek için değil, yaşatmak için vicdani ret” mesajı bireysel bir tercihle sonuçlarının toplumsal etkileriyle savaştan etkilenen yoksul, sömürülmekte olan halkı da bir yerde kurtarır nitelikte. En son barıştan söz eden tüm şair ve yazarlardaki direnç ve umutla Zweig ile bitireceğim sözlerimi “Birisi barışı başlatmalı tıpkı savaşı başlattığı gibi” ve ekliyorum “birileri başlatmalı barışı (…)”

[i]Detaylarını okumak isteyenler için bkz. Fethi Demirtaş/Türkiye, Ülke/Türkiye, B.No: 39437/98, 2006 (İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.3’ten ihlal verildiğinden ayrıca m.9’dan ihlal verilmedi), Savda/Türkiye, B.No:2458/12, 2016, Tarhan/Türkiye B.No: 9078/06, 2012 [ii]Özgür Heval Çınar, Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Vicdani Red ve Türkiye, s.251) [iii] Detaylı bilgi için bkz. Özgür Heval Çınar, Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Vicdani Red ve Türkiye, 2011, s.37-54 [iv]Memurlar.net, “ProfosyonelAsker Sayımız” erişim: 23.03.2020 https://www.memurlar.net/haber/643399/profesyonel-asker-sayimiz-153-bin.html [v]Vicdaniret.org, “Vietnam Savaşı’na Katılmayı Reddeden Mohammed Ali”, erişim: 20.03.2020 https://vicdaniret.org/bu-sizin-savasiniz-diyerek-vietnam-savasina-katilmayi-reddeden-mohammed-ali-yasamini-yitirdi/ [vi] Bianet.org, “Zorunlu Askerliğe Ne 1 Saniye Ne 1 Kuruş”, erişim: 22.03.2020 https://m.bianet.org/bianet/militarizm/199372-vicdani-ret-dernegi-zorunlu-askerlige-ne-1-saniye-ne-1-kurus [vii] Vicdaniret.org, “21.Yüzyılda 21 Gün Bedelliydim” erişim: 23.03.2020 https://vicdaniret.org/21-yuzyilda-21-gun-bedelliydim-militarist-zihniyette-degisiklik-gormedim/

©2020, İkarus Dergi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.