Ara
  • Yiğit Karan

POST-TRUTH


ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesi ve İngiltere’de Brexit oylamasının olumlu sonuçlanmasının ardından resmiyet kazanan ve birçoğumuzun hayatına, 2016 yılında Oxford Sözlükleri tarafından yılın kelimesi seçilmesiyle giren “Post-truth” kelimesi, içerisinde yaşadığımız siyasal ve toplumsal dönemi anlatan bir kelimedir. Peki, Post-truth ne demektir?


Türkçeye “Hakikatin Önemsizleşmesi” olarak çevrilen bu kelime; Oxford Sözlükleri tarafından “nesnel olguların, kamuoyu oluşturmada, duygulardan ve kişisel inançlardan daha az etkili olması durumu” olarak tanımlanmaktadır. Post-truth; günümüzde insanların, olayları ve siyasetçileri değerlendirirken hakikatin ne olduğunu önemsemeden, rasyonel akıl yürütmelere değil duygulara ve inançlara başvurarak karar alması halini tanımlar.


Post-truth ve safsatalar hakkında yapılmış en kapsamlı çalışmalardan birisi olan “Yalanın Siyaseti” kitabında yazar Yalın Alpay Post-truth dönemini şöyle anlatır:


“Artık liderlerin söylediği her şey kitleler için, hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor. Siyasette inançlar, kanaatler ve önyargılar, aklın çok önüne geçiyor. İşte böylesine sakatlanmış bir dünyaya hakikatin önemsizleşmesi (post-truth) diyoruz. Artık siyasi liderlerin savlarının ve söylemlerinin hakikatle bir ilişkisinin olması önemini yitirmiştir. Destekçisi olan kitlenin inançlarına ve önyargılarına uygun olduğu sürece liderin tutarsız savları ileri sürmesi, yolsuzluk yapması, başarısız dış siyaset ya da ekonomi yönetimi yapması önemini yitirir. Zira artık her olumsuz gelişme için bir bahane vardır. Olumsuzlukların tümü iç düşmanlar, dış düşmanlar, terörist örgütler, casuslar, ülkenin gelişmesini istemeyen seçkinler gibi çoğunlukla siyaseten icat edilmiş kesimlere yıkılır.


Hakikatin önemsizleşmesi döneminde komplo teorileri ya da muhaliflerin akılcı tezlerini çürütme girişimleri, felsefede safsata (fallacy) adı verilen hileli akıl yürütme yollarıyla meşrulaştırılmaktadır. Safsata, doğru bir akıl yürütme olmadığı halde, doğru bir akıl yürütmeymiş gibi görünen hileli bir yöntemdir. Ancak bu yöntemin fark edilmesi özellikle bu konuda eğitimsiz olan zihinler için çok kolay olmayacaktır.”


Peki, ABD seçimlerinde [ABD’de Post-truth’a karşı mücadele etmek için kurulan “Politifact” gibi (Türkiye’de teyit.org) bağımsız siyasi doğrulama (fact-checking) kurumlarının verilerine göre] iki aday tarafından söylendiği tespit edilen toplam 217 farklı yalanın %79’una sahip olan Donald Trump’ın yalanları, ona oy verenler tarafından neden önemsenmedi? Ya da Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere dünya üzerinde birçok ülkedeki popülist siyasi liderlerin yalan söylüyor olması onlara oy veren kitleler tarafından neden önemsenmiyor?


Bu sorunun cevabını bulmak için, insanların rasyonel akıl yürütmelerle değil, liderler ile arasında kurduğu duygusal bağlara göre siyasi tercihlerini verdiği bu korkunç dönemin (Post-truth) ortaya çıkma sebeplerini incelemek gerekiyor.


POSTMODERNİZM


İnsanlık tarihi, premodernizm – modernizm – postmondernizm olarak, temelde üçe ayrılır. 1960’lardan günümüze kadar olan (ve hala devam eden) süreç postmodernizm olarak tanımlanır. En büyük temsilcileri Derrida, Foucault ve Lyotard olan postmodernizm; modernist paradigmanın, elitizmin, rasyonel aklın üstünlüğünün yok olması sonucu oluşan “modernizm sonrası” dönemin adıdır ve aslında modernizme bir karşı çıkmadır. (Post-truth sözcüğündeki “post” ön eki; postmodernizm, post-war terimlerindeki gibi kendinden sonraki sözcüğün “ötesi-sonrası” anlamında değil kendinden sonraki sözcüğün önemini yitirmesi anlamında kullanılmıştır.) Postmodernizmde, modernizmin aksine, objektif ve nesnel bir gerçeklik yoktur.


Jacques Derrida, dilin ve sözcüklerin yapısını sorgulamış ve var olan kavramları “yapısöküme” uğratmıştır. (Yapısökümü/Dekonstrüksiyon; herhangi bir metin içinde geçen kavramların metnin bütünlüğü açısından tutarsız ve ikircikli kullanımlarından yola çıkarak, metin yazarının kurduğu kavramsal yarınların başarısızlığını açıklamak amacıyla geliştirilmiş bir metin okuma yöntemidir. Başka bir deyişle, metinde öngörülen ölçütü, metnin kurduğu ölçün ya da tanımları sökerek metnin içerdiği özgün ayrımları darmadağın etmek için kullanılır.)


Derrida’ya göre; aşkın bir gösterilen yoktur, dilde her gösteren başka bir göstereni gösterir. Yani; bağlamın dışında hiçbir şey yoktur. Her şeyin anlamı, gösterene ve bağlama bağlı olarak değişir. Aşkın bir gösterilenin var olmadığı bir dünyada, dilden bağımsız olarak var olan bir gerçeklik de söz konusu olamaz. Aslında her gerçeklik birer yorumdur.


Alexis Papazoglou da bu durumu şöyle ifade eder: “Mutlak, nesnel bir hakikat olduğu fikrinin felsefi bir şaka olduğu kabul ettiğimizde alınacak tek konum ‘Perspektivizm’dir. Buna göre dünyanın tek bir nesnel hali yoktur, dünyanın ne olduğuna dair perspektivler vardır.”


Tek bir hakikatten söz edilemez. Her şey öznenin bakış açısına göre değişmektedir. Kısacası her şey görecelidir. Ve hiçbir bilgi kesinlik iddiasında bulunamaz. Böyle bir ortamda da kimin gerçeğe daha yakın olduğu gibi bir soru sormak anlamsızdır. Yani artık aydına, seçkine ve entelektüele bir gereksinim yoktur. Nasıl olsa gerçeğe ulaşılamamaktadır. Siyaset dil oyunlarına dönüşmüş, sanat ile piyasa birbirleriyle örtüşmüş, seçkin “avant garde”ın yerini anti seçkin kitsch almıştır. Postmodernist kurguda anlam yoktur; fakat yorumlar vardır. Hakikat artık yitmiştir ve önemli olan hakikate ulaşmak değil, daha estetik olana ulaşmaktır. Anlamın sürekli olarak ertelenmesi ise, yorumlarla ikna edilecek kitlenin ikna edilmesini zihinsel değil, hissi bir eyleme dönüştürmektedir.


Öznel hakikatin, nesnel hakikate göre üstünlük sağladığı ve hatta nesnel hakikatin varlığının reddedildiği postmodernizm çağı, bu yönüyle Post-truth’a zemin sağlamaktadır. Postmodernizm, Batı felsefesinin özündeki metafiziğe karşı çıkmıştır. Postmodernist düşünürlere göre; dilden, konuşmadan, yazıdan bağımsız olarak var olan bir hakikat yoktur.


Putin’in Rasputin’i lakaplı siyasi danışman Alexander Dugin’in, BBC Newsnight ile olan rapörtajında söylediği şu sözler bu dönemi çok iyi özetlemektedir: “Biz postmodernizmi, Batı’ya; hakikatin göreceli olduğu varsayımında bizim de –sizin hakikatiniz olmasa bile kabul etmeniz gereken- özel bir Rus hakikatine sahip olduğumuzu, söylemek için kullanabiliriz.”


Postmodernizmin siyaset bilimindeki yansıması Post-truth’dur. Modernizm çağındaki “rasyonel aklın üstünlüğü” kavramının yok edilmesi, Post-truth’u doğurmuştur.


SOSYAL MEDYA ve İNTERNET


Günümüzün en büyük iletişim aracı olan internet ve sosyal medyanın, kendinden önceki iletişim araçlarından çok önemli bir farkı vardır. Televizyon, radyo, gazete gibi iletişim araçlarında; bilgi, tek elden yayılmaktadır. Ve bu bilgi yayılımı nispeten entelektüel bir denetimden geçmektedir (gazetelerde ve kanallarda çalışan, gazetecilik veya iletişim bölümü mezunu insanlar tarafından yapılan editöryal denetim). Ancak sosyal medyada ve internette bilgiyi yayan, bütün kullanıcılardır. Denetimsiz ve kontrolsüz bir şekilde bilgi bombardımanı içinde kalan kullanıcıların, sosyal medya içerisindeki çoğunluğu yalan olan bilgiler arasından, doğru bilgiye ulaşması, samanlıkta iğne aramak gibi oldukça zordur. Bu da insanların; var olan bilgiler karşısında, rasyonel akıl yürütmelerle sorgulama yapıp hakikate ulaşmasını imkansız kılmıştır. Bu yüzden de artık insanlar; karşılaştıkları gönderiler ve içerikler kendi duygularına ve önyargılarına hitap ediyorsa o gönderiyi “repost” ediyor, kendi duygularına hitap etmiyorsa da “trol” olarak değerlendirip reddediyor.


Sosyal medya şirketlerinin kullandığı algoritmalar da bu duruma zemin sağlamaktadır.


Bugün çoğu insan haberlere ve bilgilere, bir takım arama motorları ve belli başlı sosyal medya siteleri aracılığıyla ulaşıyor. Bu siteler, bize gösterdikleri bağlantılara tıkladığımızda gelir elde ediyor. Bu nedenle söz konusu sitelerin tek amacı, bizden en yüksek sayıda trafik ve tıklama almak oluyor. Bu da bizim tıklamaya en çok eğilim gösterdiğimiz konuları önümüze getirmekle sağlanabilir. Onlar da tam olarak böyle yapıyor. Google, Apple, Facebook ve Amazon gibi dev teknoloji şirketleri; “büyük veri” (big data) denilen veri depoları üzerinde düzenli olarak bıraktığımız kişisel izlerimizi, kendi algoritmalarında işleyerek, sundukları bağlantılara tıklamamız için önümüze hangi konuları getireceklerine karar veriyorlar. Böylece bilgi akışı, artan bir şekilde, geleneksel basının edit sürecinden geçirerek doğruluğunu onayladığı bilgilerden çok bilgisayarlar arasındaki etkileşim tarafından domine ediliyor. Ve bu algoritmalar sayesinde zaten tüketmek istediğimiz bilgilere erişim sağlıyoruz ve tanıdık olmayan bilgilerden kaçınıyoruz. Ortaya çıkan sonuç şu ki bu siteler bize, üzerine tıklayacağımızı bildikleri/tahmin ettikleri bağlantıları gönderiyorlar. Bunu da çoğunlukla yanlış bilgilendirilmemizi ya da şaşırtılmamızı, şok edilmemizi ya da önyargılarımızı yaymamızı sağlayan sahte haberler aracılığıyla yapıyorlar. Ancak önümüze sürekli olarak kendi dünya görüşümüz ile alakalı kendi önyargılarımızı onaylayan gönderilerin düşmesi, bir süre sonra bizleri gerçek dünyadan koparmaya başlıyor ve internetin sonsuz özgürlük vaat eden ütopyası içinde bir distopyaya, tamamıyla kendi içimize kapanan bir cendereye girmemize neden oluyor. Böylece filtre balonu (filter bubble) ya da yankı odası denilen şeyin içerisinde durgun bir şekilde kalıyoruz.


Türkiye örneğindeki gibi taraflı basın kuruluşları, (bkz. Havuz medyası) tarihin çeşitli zamanlarında da var olmuştur ancak en azından klasik medya araçlarında, yalan haberleri tespit etmek mümkündü.


Bu filtre balonu içerisinde kalan bizler de karşımıza gelen içerikleri onaylarken ya da onaylamazken aklımızla değil duygularımızla karar veriyoruz. Ya da aklımızla karar verdiğimizi sanıyoruz.


Algoritmaların amaçladığı bilgi akışı, bizleri sevdiğimiz ya da sevebileceğimiz şeylerle buluşturmaktır. Kişisel zevke uygun ve hakikate kördür. İnternet ağı tam da hakikatin önemsizleşmesinin eksiksiz taşıyıcısıdır çünkü yalana, dürüstlüğe ve ikisinin arasındaki farka kayıtsızdır. (d’Ancona, Post-truth)


Sosyal medyanın ve arama motorlarının, algoritmaları ve iliştirileriyle (hashtag/#) bizleri hoşlanacağımız içeriklere ve bizimle hemfikir olan insanlara yönlendirme eğilimi, bizimle aynı görüşte olmayan tüm kişilerin “trol” olduklarını düşünmemize ve onları kapı dışarı etmemize yol açıyor. Bunların sonucunda da ekranımızda dolanan görüşler sürekli olarak kendi düşüncelerimizi ve önyargılarımızı pekiştiriyor ve destekliyor. Neredeyse hiçbir meydan okumayla karşılaşmıyoruz. Böylece “filtre balonu” denilen şeyin içerisinde durgun bir şekilde kalıyoruz. (Prego, Informative Bubbles)


Kişi, yalan haberi, kendi görüş ve inançlarını desteklediği sürece doğru kabul eder ve kendisine ulaşan bu haberi kendi balonuna sahip olan kişilere paylaşır. Bu da dolaşımda milyarlarca sahte haberin muazzam bir hızla sosyal ağlarda, en ufak bir açığa çıkma riski bile olmaksızın, dörtnala ilerlemesini sağlar. (Prego, Informative Bubbles)


Şüphesiz ki Post-truth dönemi ancak doğru bilgiye ve hakikate ulaşmanın oldukça güç olduğu böyle bir iletişim aracı ile var olabilirdi.


POPÜLİZM


Yaygın tanımıyla Popülizm, toplumdaki seçkin bir tabaka tarafından halkın çıkarlarının bastırıldığını ve engellediğini varsayan ve devlet organlarının bu seçkin tabakanın etkisinden çıkarılıp halkın yararına ve toplum olarak gelişmesi için kullanılması gerektiğini söyleyen siyasî bir felsefe veya söylem biçimidir.


Kitleleri ile arasında güçlü duygusal bağlar kuran popülist liderler Post-truth’u en çok kullanan kişilerdir. Popülist yönetimlerin ortak özelliği olan seçkin (elit) düşmanlığı sayesinde, yalanları ve hileli akıl yürütmeleri tespit eden entelektüel beyinlerin söylemleri halkta bir karşılık bulmamaktadır. Popülist liderlerin ortaya attıkları bir sanrı olan “gerçek halkın” kalıplaşmış önyargıları; kimlik siyaseti, seçkin düşmanlığı, göçmen düşmanlığı, dini istismar gibi yollarla sürekli olarak liderler tarafından pekiştirilir. Ekonomik sıkıntıların da etkisiyle modernist kurumlara duyduğu güveni kaybeden ve prekerleşen kitleler kendilerine umut vadeden popülist liderlere sıkıca sarılır. Ve bu bağ o kadar kuvvetlenmiştir ki kitleler, hakikatin ne olduğunu önemsemeden, bağlı olduğu popülist liderlerin söylemlerini hakikat olarak kabul etmeye başlamıştır. (İklim değişikliğinin yalan olduğu iddiası, dünyayı yöneten gizli küresel elitlerin olduğu iddiası, aşının zararlı olduğu iddiası, faiz lobileri ve bazı dış mihrakların Türkiye Cumhuriyeti’ni ele geçirmeye çalıştığı iddiası, Kanal İstanbul projesinin İstanbul için faydalı olduğu iddiası gibi)


Hakikate her isteyenin kolayca erişebildiğinin söylendiği iletişim çağında, hakikatin haber bombardımanı içinde yok edildiğine herkes kulaklarını kapatıyor. Dahası, siyasi ve medyatik güce sahip olanlar; hakikat dile geldiğinde, bunun bir yalan olduğuna kitleleri ikna etmekte hiç güçlük çekmiyor artık. Siyasi ve medyatik popülizm, geliştirdiği yeni karşı-hakikat üretme düzenekleriyle hakikati toplumsal şeffaflık ideolojisi içerisine kolayca hapsedebiliyor. Hakikatin her şeye rağmen ortaya çıkmayı başardığı anlarda ise, toplumsal düzeni yıkmak isteyenlerin (teröristlerin) bir komplosu olduğu açıklaması çabucak kabul görüyor; hakikat baskı ve şiddet düzenini sarsma gücüne bir türlü sahip olamıyor. (Tutal, Nilgün, Post-Gerçek: Şeytanla İmzalanan Yeni Sözleşme)


Trump’ın yalanları fark edilmiyor değil. Etelektüeller ve gazeteciler kadar, kamuoyu da bunun farkında. Fakat işte tam da bu noktada hakikatin önemsizleştirilmesi döneminin büyüsü devreye giriyor. Kamuoyu geneli, yalan da olsa, iftira da olsa, Trump’ın söyledikleri ile kendi genel önyargıları örtüştüğü için, bu yalanların yalan olduğunu bilse dahi, bunları birer yalan olarak algılamıyor. Aksine kendi haklarının savunulması olarak görüyor. Yani kamuoyu, verilerle delillendirilmiş savları değil, duygu ve algı yaratmaya yönelik spekülatif söylemleri söylemleri satın almak istiyor. Trump da bunu iyi görmüş durumda. Hakikatlere değil duygulara oynuyor. Bu dönem, duyguların ve ifadelerin, hakikat hissi verdiği fakat hakikat üzerine inşa edilmedikleri, nesnel ve hakiki olan üzerinde galebe çaldıkları bir dönemdir. (Weissman, Truth Transparency and Storytelling)


Dolayısıyla, popülist siyaset anlayışı Post-truth döneminin var olmasında önemli bir rol oynamaktadır.


Sonuç olarak; içerisinde bulunduğumuz, Nilgün Tutal’ın “şeytanla imzalanan yeni sözleşme” olarak nitelendirdiği bu dönemi (Post-truth) aşmanın yolu kısa vadede pek mümkün gözükmemektedir. Post-truth’u ve popülist siyaset dönemini aşmak için rasyonel aklın üstünlüğüne duyulan güvene dönmemiz ve hakikatin önemini yeniden kavramamız gerekmektedir. Aksi takdirde hileli akıl yürütmelerin ve yalanların egemen olduğu ve bu durumun kitleler tarafından önemsenmediği yeni siyaset düzeninde, rasyonel kararlar almak oldukça güç hale gelecektir.


Yani; “önce kendi önyargılarımıza saldırmalıyız.”


Bu yazımda, Post-truth dönemini anlatmaya çalıştım. Hakikatin önemsizleştiği dönemde, editöryal ve entelektüel denetime tabii olan, hakikati önemseyen ve ona ulaşmaya çalışan iletişim araçlarına ulaşmak oldukça güç ve bir o kadar da önemlidir. Umarım ki İkarus Dergi okuyucular için bir nebze de olsa bu işlevi görür.

Yiğit Karan


©2020, İkarus Dergi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.