Ara
  • Kemal Taha Erdener

KADIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

En son güncellendiği tarih: Nis 24


Tarih boyunca hakların elde edilebilmesi ancak talep yoluyla sağlanabildi. Özgürlüğü isteyenler maalesef kanlı mücadeleler sonucu onlara kavuştular. Despot varlıkları alt etmek ancak düşüncelerini korkusuzca haykıranlar ve onları destekleyenler sayesinde mümkün oldu. Sadece kazanmak ise yetersizdi. Bunların uygulanmasını sağlamak da hak olarak tanınması için verilen emekler kadar önemliydi. Bugün, bu mücadelenin anayasal haklar yoluyla barışçıl bir şekilde yapılması ise en büyük umudumuz.


İnsanlık diğer tüm hakları gibi ifade özgürlüğü için de tarih boyunca egemen taraflarca çarpışırken nüfusun hemen hemen yarısına yakın, binlerce yıldır toplumsal, siyasal ve ekonomik baskılara maruz kalmış kadınlar, “kadınların ifade özgürlüğü” için de emek vermek zorundaydılar. Bu durum hala geçerli bir olgudur. Bunun üzerine konuşabilmek için öncelikle ifade özgürlüğü üzerine düşünülmesi gerekmektedir. Peki, bu dünyayı anlamlandırabilmek adına, birey neden ifade özgürlüğünü bir kavram olarak zihnine yerleştirmelidir?


Düşünceler, kapalı kutularda kalıp üzerlerine gelen despot varlığın kalp atışlarını duydukça daha da harlanırlar. Olaylar hakkında söyleyemediğimiz şeyler, bir süre sonra adeta bir hırs yumağına dönüşür ve zihnimize yapışır. Kişi sürekli düşündüğü şeye dönüşür, onu bu rutubetli zindanlardan kurtaracak olan ise ifade özgürlüğüdür.


İktidarı eleştirmenin en büyük suçlardan birisi olduğu toplumlarda geriye yaşanacak bir alan kalamaz. Böyle bir iktidar için tek doğru vardır, bunun aksini halktan kimse -bırakın ifade etmeyi- düşünemez bile. Tek doğrunun, tek düşüncenin, tek felsefenin hâkim olduğu toplumlar yeşeremez ve çürümeye mahkumdurlar. Oysaki her şey birbiriyle bağlantı içerisindedir. Bu bağlantılar birbiriyle etkileşimde bulunur ve kendilerini değiştirirler. Değişim kaçınılmaz olandır. Algıladığımız dünya ise ancak bizim hazmedebildiğimiz kadarıyla deneyimlenebilir. Bu sebeplere dayanarak söylenebilir ki tek doğruyu bulmak imkansızdır. Şu an elimizdeki çıkarımlar bizim tümünü algılayamadığımız, sürekli değişen ve yenileri eklenen şeylerden çekilip alınmıştır; daha doğru bir çıkarıma ulaşmayacağımızın ve hatta bütün çıkarımlara ulaşıp en doğrusunu seçeceğimizin bir garantisi yoktur.


Doğru dediğimiz şeye bizimki mi yoksa arkasında büyük kalabalıklar toplamış iktidar sahipleri mi yaklaşabilir? Diğer fikirlerden haberdar olmadan kendi fikrimizin ne denli hakikate yaklaştığını nasıl anlayabiliriz? Fikirler birbirleriyle çarpıştıkça daha iyi olana doğru uzanır ve her zaman daha iyi olan vardır. Yüzyıllardır süregelen bir gelenek, sırf bugüne kadar hiçbir engelle karşılaşmadığı için uygulama alanı buluyorsa bu durum o geleneğin mükemmelliğinden ileri gelmez.


Bireyin şeyler üzerindeki düşüncesini her daim dinamik tutacak bu bakış açısının topluma sirayet edebilmesi için kişi şunu unutmamalıdır: ifade özgürlüğünü herkes bu şekilde kullanabilir, kendisinden beklenen buna göstermesi gereken hoşgörüdür.


Bugün kanunlar yoluyla kadın ve erkek eşitliği hukuki anlamda sağlanmış durumda. Ancak önemli olan bunun hayattaki tezahürlerini görebilmek. Hala toplumda çoğu kadın evin içinde erkek egemenliği altında, dışarıdaki hayattan soyutlanmış bir şekilde varla yok arasında yaşamakta. Toplum içinde yer edinmesine izin verilmeyen, varlığını en az düzeyde sürdüren bir “kadın figürü” yapısı sürekli korunmak istenmekte. Bu durum pek tabi iktidar sahiplerinin işine geliyor. Hiçbir çabaya gerek kalmadan, farklı sesler susturuluyor. Siyasal iktidar için toplumun muhalefet edebilecek büyük bir bölümünü böylesine bir sosyal ilişkiler düzeniyle alt etmekten daha haz verici bir şey olamaz.[1]


Kadınlar, üstlerindeki toplumsal ve cinsel etiketleri çıkarıp atmak zorundalar. Toplum yaşamı, aile hayatının bir yansıması olduğuna göre bunu sağlayabilmenin temel ayaklarından birisi aile içi değişim. Burada artık kadınların ifade özgürlüğünü iki boyutta ele almak gerekecek. Birincisi; kadının kendi kabuğunu kırabilmesi için aile/toplum içindeki ifade özgürlüğü. İkincisi; elde edilmiş özgürlüklerin “uygulanması”.


Aile hususunda ilk olarak, şu pasajı direkt aktarmak istiyorum “… aile … aile reisiyle ilgili durumlarda, bir hırs, başkalarına yüklenme, kendine sınırsız bir biçimde hak görme okulu, idealize edilmiş bir bencilliktir. O kadar ki fedakârlık bile orada çok özel bir biçim alır: karısının ve çocuklarının sorumluluğunu yüklenmek, erkek için, salt kendi çıkarlarını ve ona ait olan şeyleri korumak anlamını taşır. Aile bir despotizm okuludur.”[2] Kadının ilk önce bu otoriteye itaatsizlik göstermesi gerekli. Hatta bundan da önce kendisine karşı bunu sağlamalı. Çocukları için yaptığı “anneliği”, temizlik, yemek ve diğer şeyler için yaptığı “ev hanımlığını” bir görev bilinciyle yerine getirmesi; sürekli korunması gerek bir varlıkmış gibi davranıldığı için “zayıf”, cinsellik mitosları yüzünden ise evlenene kadar “bakire” sıfatlarını taşıması gerekmekte. Oysaki o, bu sıfatlara ya da görev bilincine sahip olmadan kendisi olmalı. Onu, “ben” yapan bunlar değil, yaşamına yön verecek olan iradesidir. En başta kendisine karşı ifade özgürlüğünü kazandıktan sonra kişi topluma karşı da bunu gösterecek özgüvene artık sahiptir. “Sizden para kazanmanızı ve kendinize ait bir odanız olmasını isterken aynı zamanda hakikatle birlikte yaşamanızı istiyorum.”[3] Ekonomik bağımsızlığını da sağladığı takdirde büyük adımlar atmış olur. Yine de kadının sorunları burada bitmiyor hatta daha fazlası ekleniyor. Kendi varlığını açıklamak için tek başına ve basın, sanat ve hukuk gibi alanlardaki kadınlar aracılığıyla büyük bir mücadele vermek zorunda.


Sadece hukuki birtakım haklar tanıyarak kadınlara kendileri ifade edecek araçlar ve ortam sunulmamasına göz yumulamaz. “Senin haklarının farkındayız hatta bunları pozitif ayrımcı içeriklere sahip hukuk kurallarıyla yapıyoruz, daha ne istiyorsun?” demek pek bir işe yaramaz. Bazı zamanlarda haykırılan bir ses, tanınan haklardan çok daha önemlidir. Toplumsal cinsiyet tabanında sansür kadınların sahip oldukları hakları kullanmalarında büyük bir engel. “Kadın yazarlar, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı sistemler için bir tehdittir. Çünkü diğer kadınlar için kapı açarlar. Kadın yazarlar, kadın erkek eşitsizliğini, toplumun kadınlardan ne beklediği ile kadınların toplumdan bekledikleri arasındaki çelişkiyi ortaya çıkararak düzene meydan okuyor ve sessizlik duvarına bir gedik açıyorlar. Onlar daha önce hiç kimsenin etmediği lafları ediyor, üstelik bunu herkesin okuyup tekrarlayabileceği bir yazılı mecrada yapıyorlar.”[4]


Çeşitli kanallarla kendini ifade etmeye çalışan kadınlar korku ve kabul edilme endişe içerisinde hareket ediyorlar. İlk olarak cinsiyetçilikle mücadele ediliyor ve erkeklere karşı ses duyurmak için yoğun bir çaba gösteriyorlar. Bakıldığı zaman bu sorunlar kadınların yer almaya çalıştığı neredeyse tüm alanlar için geçerli bir halde. Ayrıca yaptıkları işler yüzünden tecavüz ve ölüm tehdidiyle de karşı karşıya kalıyorlar.


Maalesef cinsiyet tabanında ifade özgürlüğünün engellenmesi, toplumlarda yaygın olarak görülen ve sosyal ilişkiler içerisine oturtulmuş bir kurum olarak hayat bulmaya devam ediyor.[5] Kadınların hem sosyal görevlerini yerlerine getirmesi bekleniyor hem de yer almaya çalıştığı düzende sansüre uğruyor. Toplumdaki teamüllerin değişmesi için bugüne kadar verilen emeklerin artarak devam etmesi gerekiyor.


Kemal Taha Erdener

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

[1] Ney Bendason, Başlangıcından Günümüze Kadın Hakları, İletişim Yayınları, s.7 [2] John Stuart Mill, Faydacılık, Alfa Yayınları, s.42 [3] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, İletişim Yayınları, s.119 [4] http://bianet.org/biamag/kadin/144969-ifade-ozgurlugu-neden-feminizm-in-meselesidir [5] http://m.bianet.org/biamag/kadin/153502-cinsiyet-temelli-sansur-ve-kadinin-sesini-bastirma-cabasi

©2020, İkarus Dergi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.