Ara
  • İrem Sude

BİR TEMEL HAK ÖZNESİ OLAN ÇOCUĞUN DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ


Hukuki anlamda inancımızı yaşamada özgür olduğumuz kadar çocukluk dönemimizde inancımızı inşa etmede özgür olduğumuz söylenebilir mi? Bu yazımda yasal temsilcilerin çocuğun dini eğitimini belirleme hakkının çocuğun din ve vicdan özgürlüğüne etkisi ve devletin rolünden bahsetmeye çalışacağım.


Bu konuda Türkiye’de yapılan akademik çalışmalar çocuğun inanç özgürlüğünden çok ana babanın velayet hak ve görevlerine bağlı olarak dini eğitim hakkıyla bağlantılıdır.


Çocuğun din ve vicdan özgürlüğü iç hukukta da dış hukukta da güvence altına alınmıştır. Çocuk Hakları Sözleşmesi md. 14’e göre; taraf devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına saygı gösterir.[i]


Ebeveynler, çocuğun dini eğitimini belirleme hakkına sahiptir. Medeni Kanun md.341’e göre; ‘’Çocuğun dini eğitimini belirleme hakkı ana babaya aittir. Ana ve babanın bu konudaki haklarını sınırlayacak her türlü sözleşme geçersizdir. Ergin, dinini seçmekte özgürdür.’’ Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi md.18 ve İHAS Ek Protokol-1 md.2’de devletin; ana babanın veya yasal vasilerin çocuklarını kendi din ve inançlarına göre yetiştirme hakkına saygı gösterme yükümlülüğünün olduğu belirtilmiştir. Ancak bu hakkın çocuğun sahip olduğu din ve vicdan özgürlüğü hakkıyla çatışma durumlarına karşılık olarak sınırı belli olmadığı gibi; çocuğun özerk bir birey olarak sahip olduğu din ve vicdan özgürlüğü hakkının kapsamı da belli değildir.


Ana babanın çocuğun dini eğitimini belirleme hakkı, esasında ana babanın velayet hakkına dayanmaktadır. Uluslararası hukukta eşler çocuğun yetiştirilmesinde dinsel konularda da eşit hak ve sorumluluğa sahiptir. Eşlerin anlaşamaması halinde ise herhangi bir yönlendirmeye yer verilmemiştir.

Çocuğun inanç özgürlüğü hakkı karşısında ana babanın velayet hakkı ile çocuğun kişilik hakkı karşı karşıya gelmektedir. Bu bakımdan çocuğun inancının oluşmasında ana babanın ya da daha geniş bir ifade ile içine doğduğu aile ve çevresinin etkisi, inanç özgürlüğü hakkının hukuki çerçevesinin çizilmesi açısından önem taşımaktadır.[ii] Hukuki olarak ebeveynlere tanınmış olan dini eğitim hakkının içeriği nasıl olmalıdır? Bunun için öncelikle dini eğitimin verilme amacına bakılmalıdır. Ebeveynler tarafından verilen dini eğitimin amacı pratikte genelde belli bir inancın aşılanmasıdır. Ebeveynlerini rol model olarak gören çocuklar, kendi inanç özgürlüklerinin bilincine varmaksızın onların davranışlarını taklit etmekte ve bu doğrultuda alışkanlık kazanmaktadırlar. Sosyolojik bir analiz, göreli olarak çok az sayıda çocuğun ailelerinden ve içinde bulundukları topluluktan ayrı bir dine mensup olduğunu söylemektedir.


Çevreden gelecek müdahale veya istismar niteliğinde bir dinsel etkiye bilinçsel olarak korunmasız olan çocuğun bu amaçla verilen bir dini eğitim alması halinde aslında tek yönlü dini koşullandırmaya (endoktrinasyon) maruz kaldığı açıktır. Dogmatik bir olgu olan dinin öğretilmesinde çocuğun din ve vicdan özgürlüğü hakkının çekirdek alanına saygı gösterilmesi son derece önemlidir. Çocuğa dini değerler öğretilmekle birlikte ebeveynler çocuğu dini yükümlülüklerle donatmamalıdır. Ebeveynler, inancını oluşturma aşamasında olan çocuğa dine karşı eleştirel bir bakış oluşturmasını sağlamalıdır.


Pratikte ebeveynlerin dini eğitim haklarını geniş yorumlayarak çocuklarının inanç özgürlüğünü ve kişilik hakkını ihlal ettiği durumlardan bahsetmek istiyorum. Aşının bazı dinlere göre günah olmasından dolayı çocuklarına aşı yaptırmak istemeyen ebeveynlerin çocuklarının sağlık hakkını da ihlal ederek kendi inancının kurallarını çocuğun bedeni üzerinde uygulamaya çalışması, henüz inanç geliştiremeyecek bilinçte olan çocuğun inanç özgürlüğünü ve kişilik hakkını ihlal etmektedir.


Bazı Müslüman ve Yahudi ebeveynler erkek çocuklarını küçük yaşta sünnet etmektedirler. Bu durumda, Köln Eyalet Mahkemesi’nin kararına göre; ebeveynlerin çocuklarına dini eğitim verme hakkı, çocuğun vücut bütünlüğü hakkı ve kendi vücudu üzerinde tasarruf hakkıyla çatışır.[iii] Türkiye'nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) tarafından Strasbourg'da kabul edilen bir kararda, sünnet ilk defa "erkek çocukların fiziksel bütünlüğünün tıbben meşru olmayan ihlali" yani bir insan hakları sorunu olarak tanımlanmıştır. Raporun açıklama bölümünde, artan çocuk hakları bilinci ışığında sünnetin her geçen gün, "Müslüman ve Yahudi cemaatleri içinde dahi" sorgulanmaya başladığı belirtilmiştir. Sünnet, çocuklar için çocuk hakları ihlalidir. Beden bütünlüklerine geleneksel ya da dini sebepler adı altında meşru olmayan bir müdahaledir.[iv]


İlkokul çağına gelmemiş kız çocuklarına sanki İslam dinini veya herhangi bir dini seçebilecek bilince erişmişçesine başörtü takılması alışkanlık yoluyla dini inanç kazandırma ve/veya tek yönlü dini koşullandırma durumudur. Bu konuyla ilgili olarak Almanya’da ilkokulda başörtünün yasaklanması tartışılmıştır.[v]


Çocuğa dini isim vermek de yine ebeveynin dini eğitim hakkını geniş yorumlayarak çocuğun kimliğine dini ifade vermesi, çocuğun kişilik hakkını ihlal eder niteliktedir. Çocuğa dini isim vermek, bir nevi çocuğa mevcut dini şart koşmakta ve çocuğun sonradan dinini değiştirmesi durumunda sıkıntılı bir durum yaratmaktadır.


Ebeveynler çocuğunun kendi inancından bir birey olmalarını isteyebilirler. Ancak çocuğun özerk bir birey olduğu ve Roma Hukuku’nun aksine ailesinin mülkiyetinde olmadığı unutulmamalı ve çocuğa inanç özgürlüğünün olduğu bilinci kazandırılmalıdır.


Çocuğun din ve vicdan özgürlüğü devlete karşı da korunmalıdır. Bu konuyla ilgili olarak 2007 tarihli İHAM Zengin/Türkiye Kararı çok önemlidir. Kararda Mahkeme, çoğulcu demokratik bir toplumda laiklik ilkesi gereğince devletin çeşitli din, inanç ve düşüncelere karşı tarafsız ve yansız olma ödevi bulunduğunu belirtmiştir. İHAS Ek 1.Protokol md.2’de ana babanın eğitim hakkına devletin saygı gösterme yükümlülüğü belirtilmiştir. Türk Eğitim Sistemi’nde uygulanan zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi içerik olarak bu bakımdan önemli bir sorun teşkil etmektedir. Ders içerik olarak İslam dinini, daha ziyade Hanefi mezhebini, öğretecek biçimde düzenlenmiştir. Pratikte dersten muaf olabilmek için Musevi veya Hristiyan dinine mensup olmayı ifade etmek gerekmektedir.[vi]


Devlet bu konuda dinsel tarafsızlığını koruyarak üzerine düşen ödevi yerine getirmeli ve dersi Türkiye’deki dinsel çeşitliliği göz önünde bulundurarak yeniden düzenlemelidir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi içerik olarak hukuka uygun bir şekilde düzenlense bile zorunlu tutulmamalıdır zira laiklik ilkesini kabul etmiş bir devlette din ve zorunlu kelimelerinin yan yana bulunması zannımca bu ilkeye gölge düşmesi için yeterlidir.


Türkiye’de din veya vicdan özgürlüğü ile ilgili olarak İnanç Özgürlüğü Girişimi tarafından Ocak 2016-Mart 2019 arasındaki dönemi kapsayan ‘’Hak ve Eşitliğin Peşinde: Türkiye’de İnanç Özgürlüğü Hakkını İzleme Raporu’’ yayımlanmıştır.[vii] Raporda, Türkiye’de inanç özgürlüğünün en fazla kısıtlandığı alan olarak dini eğitim ve öğretim gösterilmiştir. Bunun sebebi ise din ve ahlak eğitiminin sadece devlet gözetim ve denetiminde yapılması ve YÖK çatısı altında olmayan özel kurumların kendi kendini yaşatma imkânı bulamaması olduğu belirtilmiştir. 1971 yılından beri kapalı olan Heybeliada Ruhban Okulu bu konudaki en etkili örnek olarak gösterilmiştir.[viii] İkinci sebep olarak kamu kaynaklarının sadece çoğunluk inancına mensup olanlara yönelik din eğitim ve öğretimi hizmetine aktarılması gösterilmiştir. Yani çoğunluk dinine sahip olmayanlar vergileriyle çoğunluğa yönelik dini eğitim-öğretim hizmetlerine katkıda bulunurken, kendi topluluklarına yönelik dini eğitim-öğretim hizmetleri için ek kaynak bulma zorunlulukları bulunmaktadır.


Rapor din dersinin anayasal zorunluluğunun kaldırılması, eğer zorunlu olacaksa dinler hakkında nesnel ve tarafsız bir ders niteliğine kavuşturulması gerekliliğini belirtirken, insan hakları standartlarıyla uyumlu bir muafiyet mekanizması oluşturulması da tavsiye etmektedir.


Bir diğer eşitsizlik ise LGS puanlamasında yaşanmaktadır. Din dersinden muaf olan öğrencilerin Liseye Geçiş Sınavı (LGS) puanı hesaplamasında diğer öğrencilerle eşit olmayan bir hesaplamaya tabi tutulduğu ve muaf olan öğrencilerin dezavantajlı durumda olduğu bildirilmekte ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın bu konuda gerekli önlemleri alarak bu eşitsizlik durumunu ortadan kaldırması tavsiye edilmektedir. Tavsiye edilen aslında devlet için bir zorunluluktur. Çocuk Hakları Sözleşmesi md.30’a göre; ‘’Soya, dine ya da dile dayalı azınlıkların ya da yerli halkların varolduğu devletlerde, böyle bir azınlığa mensup olan ya da yerli halktan olan çocuk, ait olduğu azınlık topluluğunun diğer üyeleri ile birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama ve kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılamaz.’’


Eşitsizliğin giderilmesi açısından azınlık dinlerine mensup çocukların daha fazla korunması gereklidir. Bu konuyla ilgili olarak olaydan bahsetmek istiyorum. Ramazan ayında sergilenen dini bir programda 13 yaşında Hristiyan bir çocuğun dini değiştirilmiş, bu durum adeta bir şov halinde izleyiciye aktarılmıştır. Bu durumla ilgili olarak HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan RTÜK'e şikâyette bulunmuştur. Söz konusu programın sunucusu hakkında suç duyurusunda da bulunacağını söyleyen Garo Paylan RTÜK'e başvurusunda; "Söz konusu programda, Müslümanlar tarafından kutsal görülen bir ayda, farklı dinler ve mezheplerden insanların beraber barış içinde yaşayabileceğini göstermek yerine, “ötekini” müslümanlaştırarak sevap işlenebileceği öğütlenip ayrımcılıktan beslenen bir tutum sergilenmiştir. Milyonlarca insanın izlediği bir televizyon programında sahnelenen bu hal kucaklaşmaya değil nefrete, farklı inançlara karşı tahammülsüzlüğe yol açmaktadır" demiştir.[ix]


Görüldüğü gibi çocukların dini ve vicdani özgürlük alanları pek çok yönden kısıtlanırken söz konusu azınlık dinine mensup bir çocuk olduğunda daha fazla ihlal söz konusu olmaktadır. Bu yüzden gerek ebeveynlerin dini eğitim hakkı gerek devlet tarafından verilen eğitim konusunda söz hakkı daima çocukta bulunmalı, asıl amacın çocuğun üstün yararı olduğu unutulmamalıdır.


İrem Sude

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

[i] http://insanhaklari.gen.tr/site/belgeGoster.aspx?id=30&d=1&nx=6 [ii] USTA, S., Çocuğun İnanç Özgürlüğü ve Bir Müdahale: Ana Babanın Çocuğun Dini Eğitimini Belirleme Hakkı, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1, Haziran 2010, [iii] GÖZTEPE, E., Din ve hukuk arasındaki çizgi: Almanya'daki Sünnet yasağı tartışmasının analizi http://repository.bilkent.edu.tr/bitstream/handle/11693/50822/Din_ve_hukuk_aras%C4%B1ndaki_cizgi_Almanyadaki_sunnet_yasagi.pdf?sequence=3&isAllowed=y [iv] https://www.dw.com/tr/avrupaya-g%C3%B6re-s%C3%BCnnet-t%C4%B1bben-gereksiz/a-17130825 [v] https://www.dw.com/tr/bilir-ki%C5%9Fi-ilkokulda-ba%C5%9F%C3%B6rt%C3%BC-yasa%C4%9F%C4%B1-anayasaya-uygun/a-50208615 [vi] Detaylı bilgi için bkz. HASAN VE EYLEM ZENGİN v. TÜRKİYE [vii] http://www.salom.com.tr/haber-111235-din_ozgurlugunde_duzeltilmesi_gereken_alanlar_var.html [viii] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22041/turkiye-heybeliada-ruhban-okulu-icin-bir-formul-ariyor-mu [ix] https://www.evrensel.net/haber/379418/hatipoglunun-din-degistirme-sovuna-anneden-tepki-ve-yalanlama

©2020, İkarus Dergi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.