Ara
  • Utku Ilgaz Satılmış

ANAYASA MAHKEMESİ, BİREYSEL BAŞVURU KARARLARINDA KENDİ SİYASİ BAKIŞ AÇISINI BELİRTEBİLİR Mİ?

Bu yazımız, kamuoyunu uzun süre meşgul eden, barış bildirisini imzalayan akademisyenlere verilen cezaların, Anayasa Mahkemesi’nin önüne gelmesiyle ihlal kararı verilen bireysel başvuruya ilişkindir. Ancak yazı kapsamında kararın doğruluğu değerlendirilmeyecek; gerekçesinin yaratmakta olduğu bazı problemlere işaret edilecektir. Barış bildirisi ve buna ilişkin süreç herkesin malumunda olduğundan fazlaca açıklama yapmaya gerek olmadığını düşünmekteyim.

Kısaca bahsetmek gerekirse, ilk derece mahkemesi kararında, suçun soyut tanımı ile başvuruya konu olaydaki somut unsurlar arasında gerekli olan illiyet bağını kurmamıştır. Adeta heyet, somut olaydaki durumu kendi görüşleri penceresinden değerlendirmiş, gerekli bağı kurmadan mahkumiyete yönelik bir karar vermiştir. Mahkeme gerekçesinde, bildiri kapsamında başvurucuların terör örgütünün yaptığı eylemleri bildirmemek ya da bahsetmemekle dahi itham etmiştir. Ancak bu yaklaşım Anayasamızın 25. maddesinde belirtilen “kimsenin düşüncesini açıklamaya zorlanamayacağı” hükmüne de açıkça aykırılık taşımaktadır.[1] Kişiler ve doğal olarak bu durumda akademisyenlerin, barış ve vatandaşlık haklarına ilişkin taleplerini terör örgütünden değil, devletten yapmaları; eleştirilerini o tarafa yönlendirmeleri anormal karşılanmamalıdır. Açıkçası ilk derece mahkemesi öznel değerlendirmeler yaparak, adeta sosyal medya lincinde kullanılan argümanların hoparlörü gibi davranmıştır.[2] Bütün bu durumlar pek tabi olarak masumiyet karinesinin de ihlal edildiğini göstermektedir. Ancak bu yazının konusu, kararın hukuki niteliğinden çok; Anayasa Mahkemesi’nin kamuoyunda ifade özgürlüğünü koruması bakımından takdir edilen kararındaki hukuki yaklaşımına olan eleştiridir. Bu sebeple ilk derece mahkemesinin gerekçesinin derinlemesine incelenmesi bu yazının konusunu içermemektedir. Zira başka bir açıdan Anayasa Mahkemesi’nin bu karardaki gerekçelerini inceleyeceğiz.

Toplumumuzda var olan ifade özgürlüğüne olan yaklaşım ve linç kültürünü dikkate aldığımda, demokrasi ve insan haklarına katkı açısından kararın takdir edilmesi gerektiğini yazıma başlamadan söylemek zorunluluğunu hissediyorum. Belki kendime de minik bir oto sansür uyguluyorum. Zira heyetli mahkemelerde kararın bir hukuk siyasetine de konu olduğu ve aynı oyu verecek üyelerin, ortak asgari bir gerekçeye imza atmak istemeleri gibi durumların var olduğu gözden kaçmamalıdır. Bu durumun Anayasa Mahkemesi içinde de var olduğunu düşünmemiz gerekmektedir.[3] Ancak bu durum, karar kapsamına eleştirel tahliller yapmamızı engellememektedir.


Kararın “Nihai Değerlendirmeler” Adlı Başlığının Değerlendirilmesi:


Anayasa Mahkemesi gerekçesini kurarken bu başlığı açmış 123 ve 131. paragraflar arasında belli başlı değerlendirmeler yapmıştır. Yazı kapsamında her bir paragraf önemli olmakla birlikte daha çok 125-126-127 paragraftan kesitler paylaşmanın ve onun üzerinden inceleme yapmanın pratik bir faydası bulunmaktadır:


“125.İncelenen başvuruda başvurucuların altına imza attıkları açıklama gerçekten de toplumun büyük çoğunluğu için kabul edilemez bir içeriğe sahiptir. Ülkenin bir bölgesinde terör örgütü mensuplarınca açılan hendeklere ve silahlanmaya müdahale eden, bu anlamda da terörle mücadele eden devleti halka “katliam”, “kıyım” ve “işkence” yapmakla suçlayan bir açıklamaya katılmak elbette mümkün değildir. Bunlar, belki çok küçük bir grup dışında, toplumun kahir ekseriyetini rahatsız eden çok ağır ifadelerdir.”


“126. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir. Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz....


“127. Bir bütün olarak bakıldığında içeriği Anayasa Mahkemesince paylaşılmasa bile bildirinin ilan edildiği bağlam da dikkate alındığında şu sonuçlara ulaşılmıştır:…”


Kararın gerekçesinde koyu harflerle işaretlenen kısımlarda da görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesi ısrarla kendisinin bildirideki görüşe katılmadığını belirtmek ihtiyacı hissetmiştir. Halbuki Anayasa Mahkemesi’nin kararın sonucunda ve yerleşik içtihadında olduğu gibi “toplumun büyük kesimini şoke edici, kamu otoritelerini rahatsız edici ve harekete geçirici ifadelerin” dahi korunması gerektiğini bildirip, bu gerekçeyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermesi gerekmekteydi. Ancak Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesine defalarca söz konusu bildirinin içeriğine katılmadığını not etmiştir. Bu kapsamda mahkemenin bazı sosyal, siyasal kaygılar güttüğü düşünülebilir ve hatta mahkemenin kendi içindeki siyaset sebebiyle ihlal kararının çıkması ancak bu gerekçeye dahi bağlı olabilir. Bunları göz ardı etmek mümkün değildir. Ancak gerekçenin bu şekilde yazılmasının yarattığı ve yaratacağı belli başlı sıkıntılar vardır.

Bunlardan birincisi, incelediğimiz ifadeler, toplumdaki yargının bağımsız olmadığı algısına katkı sunmaktadır.

İkinci olarak, aynı konuya ilişkin başka bir dava, Anayasa Mahkemesi’nin önüne geldiğinde konuyla ilgili daha önce görüşünü açıklamış olan Anayasa Mahkemesi’nin dosyaya bakmak için tarafsız bir mahkeme olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Bu durumu biraz somutlaştıralım. Söz konusu başvuru sonucunda hakları ihlal edilen bireylerin açacağı bir tazminat davasında ya da benzer içeriğe sahip başka bir bildiriden ceza alan bir bireyin aldığı ceza sonucu yapacağı bireysel başvuruda mahkeme siyasal ve sosyal duruşunu açıklamış bir mahkeme olarak kanaatimce tarafsızlığını kaybetmiş olacaktır. Salt bu durumun bile Anayasa’nın 9 ile 36 ve AİHS’in adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. Maddesi bakımından sıkıntılar yaratabileceği malumdur.


SONUÇ:


Anayasa Mahkemesi kararlarında temel hak ve özgürlüklere yönelik inceleme yaparken görüş bildirmeli midir?

Görüldüğü üzere, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurular aracılığı ile insan haklarına yönelik ihlal incelemesi yaparken, kendi sistematiğinin dışına çıkıp, incelemenin dışında kendi siyasal pozisyonunu belirlemesi, onu bir insan hakları ihlallerini inceleyen mekanizma yapmaktan çıkarıp, toplum gözünde yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına yönelik algıyı değiştirip, normal bir kamu kurumu algısı yaratmaktadır. Üstelik bu gibi pozisyon alma durumu, daha sonra önlerine gelecek başvurularda tarafsızlık problemi yaratabilir. Bütün bunların yanında karar oy eşitliği sonucunda, Mahkeme Başkanı’nın oyunun ihlal yönünde olması ile verilmiştir. Karar bakımından çok net bir üye kompozisyonu da bulunmamaktadır. Gerekçeyi hazırlarken benzer dosyaların adil incelenmesi bakımından, Mahkeme’nin bu durumu öngörmesi ve daha titiz davranması gerekmekteydi. Zira bireysel başvuru yolunun Türkiye’de, AİHM’den çok daha hızlı ve etkin olduğuna yönelik bir görüş olduğunu da belirtmeden geçmemeliyiz. Oluşan bu saygınlığın ve güvenin sarsılmaması Türkiye’nin insan hakları karnesi bakımından önem taşımaktadır.

[1] Görüldüğü üzere karar gerekçesinde, somut olay ile Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri ile açık ve net bir bağ kurulmamıştır. AYM Zübeyde Füsun Üstel Başvurusu, Başvuru No: 2018/17635, K.T. 26/7/2019, § 19-22. [2] Anayasa Mahkemesi de kararda bu duruma, varsayımı aşan değerlendirmeler olmadığını belirterek değinmiştir. AYM Zübeyde Füsun Üstel Başvurusu, Başvuru No: 2018/17635, K.T. 26/7/2019, § 89 ve 98. [3] Hatta kararın verildiği andaki toplumsal ve siyasal ortam göz önüne alındığından Anayasa Mahkemesi’nde bu durumun çok üst düzey bir hal aldığı tahmininde bulunmak güç değildir.

©2020, İkarus Dergi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.